KEVIN COSTNER hakkındaki her şey..
KEVIN COSTNER
hakkındaki her şey…
18 Ocak 1955 doğumlu yani 55 yaşındaki ünlü oyuncu Kevin Costner, Kaliforniya’da dünyaya gelmiş. Bir oyuncu için tam da uygun yerde yani
Oyuncunun ataları İrlandalı, İngiliz, kızılderili ve Almanmış. Üniversitedeyken oyunculuğa merak sarmış ve haftanın beş günü oyunculuk dersleri almaya başlamış, bir gün uçakta yolculuk ederken tesadüfen ünlü oyuncu Richard Burton’u görmüş, cesaretini toplayıp, yanına gitmiş ve onunla konuşmuş, oyuncu olmak istediğini söyleyip, kendisine ne tavsiye edeceğini sormuş. Burton da “Oyuncu olmak istiyorsan, her şeyi bırakıp, bu işe dört elle sarılman gerekir” demiş. Sarılış o sarılış…
Costner, Cindy Silva isminde, Portekiz asıllı bir kızla evlenmiş, kamyon şoförlüğü yapmış, balıkçı gemilerinde çalışmış.
Lawrence Kasdan adında yönetmen bir arkadaşı varmış, Lawrence ona bir filmde rol verme sözü vermiş ve gerçekten de 1985′de Silverado isimli filmde ilk rolünü almış. Bu iyiliğini unutmayan Costner da, ünlü olunca, arkadaşına Bodyguard‘ın yapımcılığını vermiş.
Daha sonra Kurtlarla Dans ile büyük çıkışını yapmış. Filmde sadece oynamakla kalmayıp, yönetmiş de ve film tam 12 dalda Oscar’a aday olmuş ve En İyi Film ve En İyi Yönetmen dalları dahil tam 7 Oscar kazanmış.
Artık dünyaca ünlü bir Hollywood yıldızı olan Costner’ın diğer önemli filmleri arasında Robin Hood: Hırsızlar Prensi, JFK (John Kennedy suikastıyla ilgili bir film), müziğinin bence filmden daha güzel olduğu The Bodyguard, Teneke Kupa, Postacı, Whatt Earp (kovboy filmi), Su Dünyası isimli bilimkurgu, Aşk Mektubu, Bull Durham, Fandango, Dokunulmazlar, İntikam, Çıkış Yolu Yok’ u sayabiliriz.
Hem oynayıp, hem yönettiği Su Dünyası (Water World) eleştirmenlerce beğenilmemiş.
2006′da yardım amaçlı konserlere de çıkmış. Bu arada televizyonda izlediğim oldukça sürükleyici, heyecanlı Air Force 1 (Hava Kuvvetleri 1) filmini kendisi tasarlamış ve başrolü de oynayacakmış ama Postacı filmini tamamlamak için vazgeçmiş ve rolü Harrison Ford’a teklif etmiş. Harrison Ford da, cesur ABD başkanı rolünde oldukça iyi bir oyun çıkardı doğrusu…
Costner’ın ilk eşinden üç çocuğu var. 16 yıllık evlilikten sonra ilk eşinden boşanmış, Bridget Rooney ile olan kısa süreli beraberliğinden de bir oğlu olmuş. Kan testiyle oğlu olduğu kanıtlanmış!10 yıl bekar kaldıktan sonra, 2004′de, Aspen’de, göl manzaralı, muhteşem çiftliğinde, Bruce Willis gibi dostlarıyla birlikte, ata binmek, beyzbol oynamak dahil, bir sürü etkinliklerin yapıldığı, günler süren festivallerle dolu bir düğünle, Christine Baumgartner ile evlenmiş. Yani neredeyse 40 gün 40 gece düğün yapmış (ya, ilk eşi kimbilir ne kadar üzülmüştür yaa
) Bu yıl bir de çocuk bekliyorlar..Kaliforniya‘da yaşıyorlar…
Altta ünlü ve de yakışıklı oyuncunun resimleri…

‘Robin Hood’ Kevin

Kevin Costner’in diller destan bir düğünle evlendiği ikinci eşi Christine….
ÜÇ TALİHSİZ PRENSES
ÜÇ TALİHSİZ PRENSES
1.GALLER PRENSESİ DIANA

Kimse tanımıyordu Lady Diana’yı, kendi halinde bir çocuk bakıcısıydı ama soylu bir aileden geliyordu, ne zaman ki İngiliz tahtının veliahtı Prens Charles’la nişanlandığı duyuldu..işte o zaman bir anda bütün dünyanın gözü üzerine çevrildi, ondan sonra kapıdan dışarı çıkamaz oldu…arkasında bir gazeteci ordusu!…sonunda masal gerçeğe dönüştü, şafşatalı bir düğünle, tıpkı Sindrella gibi Charles’la evlendi, tv’ler düğünü naklen verdiler, sanki balkabağının atlı arabaya dönüşmesi gibi, külkedisi masalı gerçeğe dönüşmüştü, onun gelinliği de ünlü modacılar tarafından milyonlarca sterline hazırlanmıştı, artık o Galler Prensesi Dianaydı, kimileri kısaca Di diyordu…prenses olduktan sonra da her zaman basının gözdesi oldu, her giydiği, her yaptığı olay oldu…tahta iki de erkek evlat verdi, kız çocuğu olmadı…ama yolunda gitmeyen bir şeyler vardı, evlilikleri birkaç güzel yıldan sonra çatırdamaya başladı, ne kadar uğraşsa da yapamadı ve Prenses’likten vazgeçti, boşandılar…her şey gibi bu da olay olmuştu, gazeteciler, paparazziler yine peşindeydiler…şimdi de kiminle gözükse olay oluyor, dedikodu çıkıyordu…en son Dodi isimli Arap asıllı bir iş adamıyla görünüyordu, onunla deniz kıyısında resimleri çekildi, birbirlerini seviyorlar, evlenecekler dendi…Dodi ile birlikte Fransa’ya birkaç günlük tatile çıkmıştı, başbaşa akşam yemeğini yediler, sonra arabalarına bindiler, arabayı Fransız bir şoför kullanıyordu, bir alt geçitten, tünelden geçerken peşlerindeki paparazzilerden kurtulmak için hız yaptılar…araba virajı alamadı, tünelin kolonlarına çarptı…Dodi oracıkta ölmüştü…Prenses Diana can çekişiyordu…buna rağmen bazı fotoğrafçılar hala resim çekmeye devam ediyorlarmış! Hastaneye kaldırılan Diana tüm çabalara karşın kurtarılamadı…tatile gittiği Fransa’tan evine yani İngiltere’ye bir tabut içinde döndü..sadece İngiliz halkı değil, tüm dünya şok içindeyid…bir masal prensesinin yaşamı daha acı içinde sona ermişti…ayrıca ölümü hakkında çok spekülasyon yapıldı, kaza değil cinayet olabileceğine kadar…
2) MONAKO PRENSESİ GRACE KELLY

O, çok zengin Amerikalı bir ailenin, güzel, alımlı kızıydı, o kadar güzeldi ki, genç yaşta fotomodellik yapmaya başladı sonra filmler geldi…güzelliği, oyun gücüyle kısa sürede zirveye yükseldi, soğuk sarışınlara olan ‘takıntısıyla’ ünlü Hitchcock’un en gözde oyuncusu oldu, Oscar bile kazandı, artık çok ünlü bir Hollywood yıldızıydı, ününün zirvesindeyken film çevirirken Monako Prensi Rainer ile tanıştı, genç Prens kıza aşık olmuştu, tam bir peri masalı! İsmi gibi zarif olan Grace, evlenirse gerçek bir Prenses olacaktı ama sinemaya da veda edecekti…tercihini yaptı, o artık Avrupa’nın kumarhaneleriyle ünlü minik ülkesinin Prensesiydi, Monakolular onu çok benimsediler, baş tacı ettiler, güzel Grace Kelly, Monako sarayında yıllarca mutlu, debdebeli bir hayat sürdü, üç çocuk dünyaya getirdi, saraya sıksık Hollywood’dan ahbap(!)ları ünlü yıldızlar konuk olurdu Frank Sinatra gibi…her şey yolunda giderken, bir gün aniden kendi kullandığı arabasıyla uçurumdan yuvarlandı, kızı Stephanie de arabadaydı, kızına bir şey olmadı ama Monako Prensesi Grace Kelly, hayatını kaybetti, tüm dünya şok olmuştu, Prens Rainer ölene dek kimseyle evlenmedi, güzel prensesine sadık kalarak herkesin hayranlığını kazandı…Grace Kelly’den geriye güzel filmler, hoş şarkılar kaldı…
3) PRENSES SÜREYYA

Şimdiki gençler Prenses Süreyya’yı pek bilmez, çünkü ünlü olduğu zamanlar 60′lı yıllardı…o yıllarda İran’da rejim bambaşkaydı, mollalar yoktu, İran Şah’ının ilk eşiydi Prenses Süreyya, yeşil gözlü, siyah saçlı, beyaz tenli çok güzel bir kadındı, söylendiğine göre İran şahı onun bir fotoğrafını görüp aşık olmuş, sonra da evlenmişlerdi, ta o yıllarda Dior’a diktirilen muhteşem, uzun kuyrukla gelinlik 1milyon dolara mal olmuştu! şahane bir sarayda debdebeli bir yaşam sürüyordu ama bu şaşaa kısa sürdü, zira güzel prensesin çocuğu olmuyordu, tahta varis veremeyecekti. ne dereceye kadar doğru bilmiyorum Şah galiba üzerine kuma getirmek mi ne istemiş??? Müslüman geleneklerine göre İran’daki kanunlar da buna izin veriyormuş…anneannesi mi ne Alman olan Süreyya bunu kabul etmemiş, o zaman tek çare kalmış Şah ağlayarak Süreyya’yı boşamış. Oldukça yüklü bir nafaka ve değerli mücevherlerle birlikte Süreyya saraya elveda deyip, annesinin yanına Avrupa’ya gitmiş..ondan sonra olanları çocukken Hayat mecmuası ciltlerinden hatırlıyorum, hatta Süreyya’nın kendi ağzından yaşam öyküsü de vardı…güzel Prenses’in ismi bundan sonra ‘mahzun prenses’ e, ‘sürgündeki prenses’e çıktı…Avrupa jet sosyetesinin en aranan, en gözde ismi oluyor, çevresini ‘çapkın zengin’ler sarıyor, kiminle bir yemek yese, ertesi gün gazetelerde! 80′li yıllarda Prenses Diana nasıl popülerse, o yıllarda da Süreyya aynısıydı…hatta bir de film çeviriyor: Bir Kadının Yedi Yüzü diye. Ama film başarısız oluyor ve bir daha film çekmiyor…sosyete yaşamına devam…birkaç kez nişanlanıyor filan ama evlenmiyor, nişanlısı uçak kazasında ölüyor, ismi uğursuza çıkıyor! (O arada Şah çoktan başka bir kadınla Farah Diba ile evleniyor) Süreyya, yıllarca Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde sosyetik partilerin gözdesi olarak servetini har vurup, harman savuruyor, yıllar geçiyor ve güzelliği, gençliği gidince artık gazetelerin, dergilerin konusu olmaktan çıkıyor, yavaş yavaş unutuluyor, servetini, mücevherlerini tüketiyor…ve birkaç sene önce gazetenin köşesinde minicik bir yazı: Prenses Süreyya Paris’te evinde ölü bulundu, ölüm sebebi açıklanmadı. Sokağa her adım atışında arkasından bir paparazzi ordusunun geldiği güzel kadının ölümünü şimdi kimse umursamamıştı bile.
SHARON STONE’ un İLGİNÇ HAYAT HİKAYESİ
SHARON STONE’ un
İLGİNÇ HAYAT HİKAYESİ

Dünyaca ünlü sinema oyuncusu Sharon Stone, 10 Mart 1958 yılında Amerika’da doğdu.Yani 49 yaşında. Kökenleri İrlanda’lı, demek güzelliği oradan geliyor Dört çocuklu memur bir ailenin ikinci çocuğuydu. Çocukluğuyla ilgili olarak Sharon kendisini şöyle tarif etmiş:
” Elime bir fener ve piller alıp, dolabın içine giriyordum, çirkin ördek yavrusuydum, çoğu çocuk benden nefret ediyordu çünkü çocuk oyunları oynamıyor, kitap okuyordum, sosyal değildim, 5 yaşında ilkokula başladım. Bir gün kendime “Ben yeni Marilyn Monroe’yum ” dedim. Annesinin söylediğine göre de doğduğundan beri poz vermeyi çok seviyormuş.

Bir yandan okurken, bir yandan da amcasının teşvikiyle – aslında 100 dolar rüşvet vermiş- bir güzellik yarışmasına katılmış, kazanmamış ama daha sonra girdiği başka bir yerel güzellik yarışmasını kazanmış. Jüri üyelerinden biri ona “okulu bırak, New York’a gelip, model ol” deyince, annesi de onaylamış ve Ford Model Ajansına kaydolmuş. Böylece modellik yapmaya ve televizyon dizilerinde ufak roller almaya başlamış. Avrupa’ya da gitmiş, oradayken modelliği bırakıp, oyuncu olmaya karar vermiş ve bavullarını toplayıp tekrar Amerika’ya, New York’a gelmiş. Ufak rollerde görünmüş, Fransız yönetmen Claude Lelouch, Stardust Memories adlı filmde Sharon’u görünce müthiş etkilenmiş ve onu bir filminde oynatmış ama rolü sadece iki dakikalıkmış.
Daha sonra 1980 – 1990 yılları arasında daha önemli rollerde oynamaya başlar olmuş. 1990 yılında Arnold Schwarzennegger ile oynadığı bilimkurgu filmi ‘Total Recall’ ın gösterime girdiği sırada, Playboy dergisine çıplak poz vermiş! Sonradan bunu para için yaptığını söylemiş. “Evimi yenilemiştim, parasızdım“.
Sonunda onu dünya çapında şöhret yapacak olan rol, 1992 yılında Temel İçgüdü filmiyle gelmiş: Biseksüel, kokain kullanan, zeki bir seri katil rolü! Aslında bu rol Sharon’dan önce tam 13 başka ünlü oyuncuya teklif edilmiş ama çıplak sahneler yüzünden hepsi de reddetmişler. Reddedenler arasında Michelle Pfeiffer, Julia Roberts, Meg Ryan da var… altta Sharon’un dava açtığı, Temel İçgüdü’ nün ünlü sahnesi…
Filmdeki ünlü bacakbacak üzerine atma sahnesine gelince, Stone’un söylediğine göre, yönetmen ona bu sahnede seyirciye sadece çıplak olduğu ‘izlenimi’ verileceğini söylemiş, yani kamera gerçekten onu çıplak olarak göstermeyecekmiş, kurnaz yönetmen Verhooven, iz yaptığını söyleyerek oyuncuya çamaşırını çıkarttırmış ve bir yerinin görünmeyeceği konusunda onu ikna etmiş, fakat sonradan çekilen sahneyi gören Stone, şok olmuş! Verhooven’in yanına gidip, adamı tokatlamış ve ayrıca bu aldatmaca için adamdan davacı olmuş. Ama yönetmenin onu kandırması ve bu sahne sayesinde dünya çapında bir isim olmuş.
1996′da Casino’daki rolüyle En İyi Kadın Oyuncu dalında Altın Küre almış, ayrıca Oscar’a da aday olmuş.
2003 yılında da bir televizyon dizisindeki rolü sayesinde Emmy ödülü kazanmış.
1006′da Temel İçgüdü 2′yi çekmiş. Bu sefer Sharon’un kendisi filmdeki çıplak sahnelerin çok olmasını istiyor ama tersine yönetmenler az olsun diyorlarmış! Ne ilginç değil mi? Stone bu konuda ”Bir oyuncunun görevini yapıyorum”demiş. Anlaşılan zamanla çıplak sahnelerle ilgili fikirlerinde değişiklik olmuş!
2007′de Alpha Dog isimli filmde gerçek bir olaydan uyarlanan filmde, cinayete kurban giden birinin annesi rolünde oynamış ve rol gereği şişman gözükmek için özel bir giysi giymiş.

Yukarıda: Altın Küre aldığı, Casino filminden bir sahnede…
Stone, Beverly Hills’de oturuyor, ayrıca Yeni Zelanda’da bir çiftliği var. 2006′da barış için İsrail’e gitmiş, 2005′de Tanzanya’daki sıtmayla mücadele kapsamında, sivrisinekler için cibinlik alınması kampanyasında 5 dakika içinde tam 1 Milyon Dolar toplanmasını sağlamış! Fakat bu davranışı eleştirilmiş çünkü Afrika’daki çoğu hükümetin zaten bedava cibinlik dağıttığını, Sharone’nun yeterince araştırma yapmadığını söylemişler. Aslında söylenen paranın sadece çeyreği toplanmış, sözlerini tutmak amacıyla UNICEF, Tanzanya’ya 1 milyon dolarlık cibinlik alacak ek para (750.000 Dolar) göndermiş. Bu arada cibinliklere ne olduğu bilinmiyormuş!
Daha sonra Afrika’ya seyahata çıkan Stone, Afrika’lı cumhurbaşkanlarının milyoner olduklarını öğrenerek şok olmuş!
Ayrıca 2006 Nobel Barış Ödülünü Stone sunmuş.

Sharon bir kovboy filminde de oynadı (üstteki resim) televizyona gelmişti, ilginç bir filmdi…
Stone çocukluğundan itibaren feminist düşüncelerle yetiştirildiğini söylüyor, ayrıca lezbiyen haklarının ateşli bir savunucusu, Budizm’le de yakından ilgileniyor. Scientology tarikatının da üyesiymiş. Şimdiye kadar üç evlilik yapmış. (George Englund, ünlü bir gazeteci olan Phil Bronstein, Michael Greenburg ) Oyuncunun dört tane de evlatlığı var. Sharon Stone iki kez çok ciddi hastalıklar geçirmiş. Total Recall filminden hemen sonra, araba kazasına uğramış, bir şey olmadığını sanarak evine gitmiş ama ertesi gün neredeyse felç olmuş gibiymiş ve 3 gün ağlayarak yerde uzanmış, sonunda hastaneye gitmiş ve birkaç kaburgasının kırıldığını, disk kayması olduğunu, omuz ve çenesinde kaymalar olduğunu öğrenmiş. 2001 yılında da beyin kanaması geçirmiş ama derhal tedavi edilmiş. Sahi oyuncu 1,78 boyunda ve IQ’ su 154! Zaten çok zeki bir kadın olduğu belli değil mi?..


ABBA…
ABBA…
1974 senesiydi…Eurovision Şarkı Yarışması şimdi olduğu gibi kimsenin izlemediği bir program değildi, tek kanallı, siyah-beyaz ekranlı günlerdi ve yarışma programını seyrediyorduk. İsveç adına ABBA isimli bir grup çıktı, Waterloo isimli, hızlı, hoş bir şarkı söylediler. Giysileri de çok ilginçti, dört kişiydiler, dördü de pek sempatikti, hele beline kadar inen sarı saçlarıyla, gerçek bir Viking torunu olduğu belli, güzel sesli kıza hayran kalmıştım. İşte o zaman ben ve henüz ilkokula giden kızkardeşim birer ABBA hayranı olmuş, çıkmıştık.
Bir anda dünyaca üne kavuştular, yaptıkları her şarkı Rusya, Japonya, Türkiye ve tüm Avrupa’da liste başı oluyordu, görülmüş iş değildi! Altın plaklar peşi peşi sıra geliyordu. Şimdiki nesil bilmez ama ABBA müzik dünyasını kasıp kavuruyordu. Bir de film yaptılar ABBA diye…Avustralya turnelerini konu alan bir tür müzikal komediydi.
Dancing Queen, S.O.S, The Winner Takes It All, Mamma Mia, Chiquitita, Fernando, The Day Before You Came, Money Money Money gibi birbirinden güzel bir sürü şarkıya imza attılar. Bir ara Türkiye’ye gelecekleri söylendi, ama maalesef gerçekleşmedi, sevincimiz kursağımızda kaldı.
ABBA, grup üyelerinin isimlerinin baş harflerinin yanyana dizilmesiyle oluşmuştu. Agnetha, Benny, Bjorn, Annafrida…
İşin ilginci, Agnetha, Bjorn ile; Annafrida da Benny ile evliydi ve her iki çiftin de çocukları vardı.
Ama her güzel şeyin bir sonu oluyor. Tam 10 yıllık başarı dolu yıldan sonra, her üyesi özel uçaklar, İsveç’te adalar satın alacak kadar mülti milyoner olan grup aniden dağıldı, meğerse dışarıdan görülen o parlak yaşantının içinde dramlar yaşanıyormuş, Agnetha ve Annafrida kocalarından ayrılmışlardı ve artık grup olarak devam etmek istemiyorlardı. Herkes kendi yoluna gidecekti. Her iki çiftin de çocukları vardı. Hayranları büyük üzüntüye boğuldular, biz de adeta dumura uğramıştık, bir süre ‘belki tekrar birleşirler’ diye umut ettik ama olmadı. Onlar o defteri çoktaaan kapatmışlardı. Ünse, ünün doruğuna çıkmışlardı, paraysa belki İsveç kralından bile zengin olmuşlardı…ama maalesef artık ABBA olmaktan bıkmışlardı..
Son haberlere göre, 2006 Kasım ayında İsveç’in başkenti Stockholm’da bir ABBA MÜZESİ açılmış. ABBA bu güne kadar tam 370 milyonluk plak satmış, dünya müzik tarihinde sadece Elvis Presley ve Beatles bu rakamdan daha fazla satış yapmışlar. ABBA’nın dağılmasından 25 yıl geçmesine rağmen, grubun yılda iki milyon albümü satılıyormuş.
2000 yılında bir turne için yeniden bir araya gelmeleri karşılığında önerilen bir milyon dolarlık teklife bile ‘HAYIR’ dedikleri biliniyor.
ABBA’dan geriye harika şarkılar, resimler, posterler kalmıştı…
Aşağıda ABBA resimleri…


FRANK SINATRA
Evet, ‘the voice’ yani ‘ses’, Frank Sinatra’nın bir lakabıydı. Ona ‘Yüzyılın Sesi’ de diyorlar. Bir lakabı da mavi gözlerinden dolayı, ‘Ol’ Blue Eyes’ dır dilimize ‘Bizim Çakır Gözlü’ olarak çevirebiliriz sanıyorum.Aşağıda Atilla Dorsay’ın 100 Yılın 100 Oyuncusu adlı kitabından derlediğim bu ünlü şarkıcı ve sinema oyuncusunun kısa hayat öyküsünü bulacaksınız. Sinatra’nın hayatı kendi kızı Nancy’nin belirttiği gibi bir kitaba sığmayacak denli dolu dolu yaşamış bir hayat. Onun yaşamını ancak özetleyebiliriz herhalde. Öldüğü zaman Amerika’da neredeyse yas ilan edildi, gazeteler yıldırım baskılar yaptılar, doğduğu evin sokağında geceyarısı insanlar ellerinde mumlar yakıp, yas tuttular. Kızının yazdığı kitaptaki gibi Frank Sinatra: Bir Amerikan Efsanesi ölmüştü. Clinton, Reagan dahil Amerika’nın tüm ünlü kişileri onun için güzel sözler söylediler. Clinton, onunla tanışamadığına çok üzülmüştü yanlış hatırlamıyorsam….Reagan da ” Artık Cennet’ teki koro çok daha güzel şarkı söyleyecek” demiş.
Frank Sinatra (1915-1998)
Çoğumuz onu Strangers In The Night şarkısıyla tanırız. Hatta yıllar önce Ajda Pekkan aynı şarkıyı ‘İki Yabancı’ olarak Türkçe okumuş ve sükse yapmıştı! Sinatra, İtalyan göçmeni bir ailenin tek çocuğu, Hoboken’de doğmuş, lise yıllarında müziğe ilgi duyuyor ve bir gün dönemin en ünlü şarkıcısı Bing Crosby’nin konserine gidince ‘tamam ben de şarkıcı olacağım’ diyor. Okulu bırakıyor, kendini tamamen müziğe veriyor, bir yandan da çeşitli ek işlerde çalışıyor, düğünlerde vs. bedava veya çok az paraya şarkı söylüyor, sonunda yetenek avcılarının onu keşfetmesi gecikmiyor. Bir gece, bir klüpte dönemin ünlü trompet ustası Harry James şöyle diyor: ‘Sahneye çıkıp birkaç notayı tamamladığında onun çok ünlü bir şarkıcı olacağını hepimiz anladık’. Ve öyle de oluyor. 2. dünya savaşı yıllarının en ünlü şarkıcısı oluyor, sadece Amerika’da değil tabii, tüm dünyada.
Genç kızlar Sinatra sahneye çıkınca çığlıklar atıyor, ayılıp, bayılıyorlar, söylenildiğine göre insanların bir sanatçı için bu şekilde tezahürat yapılması Sinatra ile başlamış. O arada komşu kızı Nancy Barbato ile evleniyor ve üç çocuğu oluyor. Ün, şöhret, para evliliğinin çatırdamasına neden oluyor, yine o dönemin efsanevi yıldızı Ava Gardner’e aşık oluyor, karısı boşanma dilekçesini veriyor, ve daha sonra Frankie, Ava ile evleniyor ama fırtınalı, gürültülü aşkları uzun sürmüyor. Bu arada sinema oyunculuğuna da başlıyor, gerçekten oldukça iyi bir oyuncu olduğunu herkese ispatlıyor, hatta ‘From Here to Eternity ‘ bizde ‘İnsanlar Yaşadıkça’ ismiyle gösterilen filmde en iyi yardımcı erkek oyuncu Oscar‘ını kapıyor. Rivayete göre Elvis Presley, onun oyunculuğunu çok kıskanırmış, çünkü kendisi sadece basit müzikallerden başka filmlerde oynatmamışlar.
Bir insan bu kadar ünlü olursa, mutlaka hakkında bir sürü dedikodu, spekülasyon da yapılır, Sinatra’nın yatırım için Las Vegas’ta kumarhanesi vardı, buradaki kimi kişilerle olan ahbaplığı onun hakkında Mafia üyesi söylentilerine yol açtı, yine söylendiğine göre Grace Kelly ile High Society/Yüksek Sosyete filmini çevirirken ona aşık olmuş ama reddedilmiş. Ava Gardner’dan boşandıktan sonra yine ünlü bir oyuncu olan ve kendinden çok küçük Mia Farrow’la kısa bir evlilik yaptı, evlendiği tüm kadınlarla harika bir dost olduğu da gerçekmiş, enson eşi Barbara ile aradığı huzuru buldu, ve ölene dek mutlu bir evliliği oldu, çünkü kızının bizzat söylediğine göre Frank çok dürüst, içidışı bir ve dostlarına asla ihanet etmeyen biriymiş, gerçekten de son yıllarında ilk karısı Nancy ona sevdiği yemekleri yapıp gönderirmiş.
Sinatra’nın çok özel biri olduğu su götürmez, dönemin tüm Amerikan başkanlarının samimi dostu olmuş, Keneddy, Reagan vs. öldükten sonra Clinton onunla tanışmadığına çok üzüldüğünü söylemişti. Reagan ise şöyle demişti ‘artık Cennet’teki meleklerin korosu çok daha güzel şarkı söyleyecek!”. Birkaç kez sahneyi bırakma kararı vermesine rağmen sözünü tutamadı, hep geriye döndü, 70′li yaşlarında, en sevilen şarkılarını 1990′ların ünlü şarkıcılarıyla (Bono, Barbra Streisand vs.)birlikte söyledi: The Duets, o yıl tüm dünyada liste başı oldu, o kadar sükse yaptı ki, Duets 2′ yapıldı. Hangi şarkıcı 70 yaşında yaptığı albümle dünyada liste başına girebilirdi Sinatra’dan başka? 80 yaşındayken yine canlı konser verdi, yine muhteşemdi, yine tek boş yer yoktu, yine biletler karaborsaydı! Sonunda son eşi Barbara, çocukları yanıbaşındayken hastanede kalp krizinden yaşama veda etti. Son eşi Barbara ve ilk eşinden olan çocuklarının Sinatra’nın muazzam mirası yüzünden birbirlerine girdiklerini söylemeye gerek yok.
Hayat hikayesini anlatan benim bildiğim enaz on kitap var. Dünyanın pekçok ülkesinde konser turneleri yaptı, 70 yaşındayken bile Japonya’da turneye çıktı, Türkiye’ye gelmemesi ne büyük şanssızlık. Ardında yüzlerce unutulmaz şarkı, çoğu en iyi film müziği oscar’ı ve grammy (9) ödülleri alan şarkılar bunlar. En tanınmış şarkıları: My Way, Strangers In The Night,Something Stupid, All The Way, I’m A Fool To Love, How Insensitive, You….Şurası kuşkusuz ki, onun gibi bir ’ses’ bir daha dünyaya gelmeyecek. Sinatra ile ilgili forumlarla dolu, pekçok site var. Ençok ziyaret edilen sitelerden biri onunkisi…ayrıca kendi adını taşıyan spagetti sosu, vs. pek çok ürünü hala para basmaya devam ediyor, bu arada Sinatra’nın fakir fukara babası olduğu da bir gerçekmiş, evsizlere yardım edermiş, pekçok vakfı da var.
Ben, naçizane ençok sevdiğim bir filmini izlemenizi tavsiye edeceğim : Von Ryan’s Express , 2. Dünya savaşında geçen, heyecanlı, komik, güzel bir macera filmi. Televizyona gelirse kaçırmayın. Az kalsın unutuyordum, son bir not: Frank Sinatra Guinness Rekorlar Kitabına da girmiş. Şöyle ki,1980′de yani 65 yaşındayken, Rio de Janeiro’da Maracana Stadyumunda konser vermiş ve 175.000 izleyici gelmiş, tek bir şarkıcı için bu kadar çok seyircinin gelişiyle rekor kırmış. Ayrıca Sinatra o günü şöyle anlatmış: Konser sabahı sürekli yağmur yağıyormuş, moraller bozulmuş ama bir de ne görsünler insanlar o yağmurda stadı doldurmaya başlamışlar, konser başlamış hala yağmur yağıyor, sahneye gelmiş, mikrofonu eline almış ve tam o anda yağmur dinmez mi! Frankie, başını göğe kaldırıp, ‘Thank you!” demiş. Seyircilerin halini sormaya gerek yok, erimişler! Brezilyalılar dindar insanlar…
Her yıl Frank Sinatra’nın doğum gününde (12 Aralık) Amerika’daki ünlü Empire State binası, sanatçının lakabı olan ‘O’l Blue Eyes’ dan dolayı mavi ışıklarla donatılıyor.
Frank Sinatra yaşamı boyunca çok sayıda ödül almış. (bu sayfaya hepsini yazamadım) Bunların en önemlileri arasında, Amerika Birleşik Devletleri’nin en büyük madalyası olan ‘Presidential Medal of Freedom’ ‘Başkanlık Özgürlük Madalyası), ve daha pekçok onur ödülü var, 2001 yılında BBC kuruluşu sanatçıyı ‘Yirminci Yüzyılın En Büyük Sesi’ olarak ilan etmiş. Hollywood’un ünlüler kaldırımında her sanatçının tek yıldızı varken, Sinatra’nın tam 3 yıldızı var! Biri sinema, ikincisi müzik, üçüncüsü televizyon alanındaki başarılı katkılarından dolayı. İki kez en iyi erkek oyuncu olarak Altın Küre’yi kazanmış, İnsanlar Yaşadıkça filmiyle En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ını almış, tam 11 kez Grammy ödülü kazanmış. Ayrıca, seslendirdiği pekçok şarkı ‘En İyi Film Şarkısı’ oscarı almış. 1941 -1966 yılları arasında, halk oyuyla 16 kez en iyi erkek şarkıcı, 54 -59 arasında 6 kez yılın en önemli kişisi, 55 – 57 yılları arasında iki kez en iyi erkek şarkıcı şeçilmiş. 57-63 yılları arasında playboy dergisi okurlarınca tam 7 kez en iyi erkek şarkıcı seçilmiş. Ayrıca pekçok onur ödülü var.
Sinatra, kızının bizzat söylediğine göre ölmeden önce son sözü ‘I’m losing’ (kaybediyorum) olmuş. Efsanevi şarkıcı ve sinema oyuncusunu mavi bir takımla gömülmüş ve ceketinin cebine çok sevdiği Zippo marka çakmak ve en sevdiği sigara olan bir paket Camel ve sevdiği şekerlerden de koymuşlar. Sanatçının mezar taşında ise ünlü bir şarkısının sözleri yazıyor ‘The Best is Yet to Come’.
LEONARDO DI CAPRIO

LEONARDO DI CAPRIO

foto:www.filmreference.com
11 Kasım 1974 doğumlu Leonardo, Los Angeles’te dünyaya gelmiş, ailesinin tek çocuğu, babası Alman asıllı ve çizgi roman dağıtımcısı, ismini ünlü İtalyan ressam Leonardo da Vinci’den esinlenerek koymuşlar. Ama Leonardo daha bir yaşındayken, anne ve babası ayrılmış. Çocukluğunda babası gibi çizgi romanlara ve müze gezmeye ilgi duyuyormuş, babasıyla sıksık Almanya’ya da gitmişler o yüzden oyuncu gayet iyi Almanca konuşuyor. Leonardo, üvey erkek kardeşi Adam Starr’dan özenerek oyuncu olmaya karar vermiş. (Bu arada babası tekrar evlenmiş ) ve reklamlarda rol almaya başlamış.
Daha sonra 1989′da ilk kez ‘parenthood’ adlı bir tv filminde gözükmüş, aynı yıl Santa Barbara isimli pembe dizide de bir rol kapmış sonra 1991′den 1992′ye kadar evsiz barksız bir çocuk olan Luke Brower rolünde oynamış, ilk çıkışını 1993′de This Boy’s Life (Onun Hayatı) isimli filmle yapmış. Robert de Niro ve Ellen Barkin ile birlikte oynamış. Üstelik bu filmdeki rolüyle ‘En İyi Yardımcı Erkek Oyuncu’ dalında Oscar’a aday gösterilmiş. Aynı yıl, fiziksel özürlü bir çocuğu canlandırdığı What’s Eating Gilbert Grape isimli filmle, henüz 19 yaşındayken yine Oscar adayı olmuş.
1995 yılında Total Eclipse (Tam Güneş Tutulması) filmine başlamış. Bu filmde homoseksüel bir ilişkisi olan 19. Asır şairlerinin hayatını canlandırmış. Daha sonra birkaç film daha gelmiş, bunlardan Romeo ve Jülyet de Romeo rolünü oynamış. Ama en büyük çıkışını bildiğiniz gibi Titanik filmiyle yapmış.
1997 yılında Titanik filminde, yakışıklı, resme yetenekli ve yoksul genç rolünde gözükünce tüm dünyadaki kadınların, genç kızların bir anda gözbebeği olmuş. Film tam 11 dalda Oscar’a da aday gösterilince, ünü iyice artmış. Baş rolü paylaştığı Kate Winslet bile onun ‘yeryüzündeki en yakışıklı erkek’ olduğunu söylemiş. People Magazine dergisi Leonardo’yu pekçok kez en beğenilen, en yakışıklı erkek olarak seçmiş. Tüm dergilerde artık onun resimleri boy göstermeye başlamış. Kısacası, dünyada bir ‘Leo-mania’ oluşmuş.
Leonardo daha sonra pekçok başka film yaptı. Bunlar arasında Marvin’s Room (Marvin’in Odası),The Iron Mask (Demir Maskeli Adam), Poison Ivy (Zehirli Sarmaşık), Celebrity (Şöhret)Catch Me If You Can (Yakalayabilirsen Yakala), New York Gansterleri, The Aviator ve The Blood Diamond (Kanlı Elmas) var. Kanlı Elmas ve Göklerde ile 2004 ve 2006 yılı En İyi Erkek Oyuncu Oscar’ına aday gösterildi. Aviator ile ayrıca 2005′te En İyi Erkek Oyuncu dalında Altın Küre’yi kazandı.
Leonardo di Caprio’nun ismi pekçok kadınla çıktı, Emma Bunton, Naomi, Helena Christensen, Sara Foster, Eva Herzigova gibi.. ama bunların hiçbiriyle evlenmedi. 2002′den 2005′e kadar Brezilyalı süpermodel Gisele Bündchen ile çıktı. 2006 yılından bu yana ise İsraille bir başka süper model olan Bar Refaeli ile çıkıyor.
Bu arada kendisinin izni olmadan çıplak resimlerini kullandığı için Playgirl dergisini dava etmiş ve kazanmış. Ama ne kadar para kazandığı açıklanmamış.
Leonardo sıkı bir çevreci de, evinde güneş enerjisi kullanıyormuş, üç tane Toyota Prius marka arabası varmış. 1998′de annesiyle birlikte ‘Leonardo di Caprio Bilgisayar Merkezi’ ne tam 35.000 Dolar bağışta bulunmuş.
Leonardo, Hollywood’da büyüdüğü için daha çocuk yaşta çok dehşet verici sahnelerle karşılaşmış ve o sayede hayatı boyunca uyuşturuculardan uzak durmuş. Bu konudaki anılarından kısaca şöyle sözetmiş: ” Annemle, Hollywood ve Western’de oturduk, uyuşturucu ticareti ve fahişelik yapılan bir yerdi. Dehşet vericiydi, ara sokaklarda dayak yiyen, seks yapan insanlara rastlardım, beş yaşımdayken pardesülü, elinde iğne ve crack adlı uyuşturucu bulunan bir adam beni köşeye sıkıştırmıştı. Eroin bağımlılarını görürdüm ve böylece uyuşturucu kullanmaktan tamamen uzak durdum, bu şeytani bir şey” diyor.. Hollywood’da büyürken karşılaştığı bu zor hayat, yıldız olunca da onun farklı olmasını sağlamış: ” Savurgan bir hayat sürmüyorum, özel jetlerde uçmuyorum, korumalarım yok ve çılgınca şeyler satın almıyorum. Yıldız olmak bile umurumda değil.
|
KATE VE LEONARDO YENİDEN BULUŞUYORLAR |
|
Titanik filminin unutulmaz çifti Leonardo di Caprio ve Kate Winslet, Titanik filminden sonra ikinci kez bir araya geliyorlar, talihsiz aşıkları canlandırdıkları filmle tüm dünyadaki sinema severleri kendilerine hayran bırakan çift, o filmden sonra bir araya gelmemişlerdi. Şimdi yeniden Revolutionary Road (Devrime Giden Yol) isimli bir macera filminde oynayacaklar, filmi Kate Winslet’in eşi Sam Mendes yönetecek, film 1950’li yıllarda Amerika’da Connecticut’ta geçiyor ve gerçek arzuları ve rahat bir yaşam arasında bocalayan iki çiftin hikayesini anlatıyor. Bu ikilem, çok fırtınalı sonuçlar doğuracaktır… Yeni çevireceği bir film daha: Leo, Warner Bross ile yeni bir film anlaşması imzaladı, filmin orijinal adı ‘Body of Lies’, dilimize ‘Yalanlar Kurumu’ olarak çevirebiliriz..film terörizm konusunu işliyor ve 2008‘de gösterime girecek, konusu ise kısaca şöyle: Leonardo, Irak’taki savaşta yaralanan eski bir gazetecidir, bir teröristin Amerika’da saldırı düzenleneceğini öğrenen CIA, Leonardo’yu bu teröristin yakalanması için Ürdün’ün başkenti Amman’a gönderir, Leo, oradaki gizli servis şefiyle işbirliği yaparak bu tehlikeli adamı yakalamaya çalışacaktır. Filmde Russel Crowe da oynayacak. Terörist rolünde ise Jason Buchanan oynuyor. Yönetmen ise Ridley Scott olacak. Altta Leo ve Kate çiftinin unutulmaz Titanik filminden resimleri…. sevgili okurlar SİNEMA bölümümüzde TİTANİK filmini ve makaleler bölümünde de TİTANİK NEDEN BATTI? yı da okuyabilirsiniz…sevgiyle kalın…
|
BRAD PITT

BRAD PITT
Tam ismi William Bradly Pitt olan Brad Pitt, 18 Aralık 1963 doğumlu, yay burcu. Amerika’da Oklahoma’da dünyaya gelmiş. Üniversite yıllarında gazetecilik eğitimi almış, ama oyuncu olmak için okulunu bırakmış. Ve doğruca tüm oyuncu olmak isteyenlerin yaptığı gibi Hollywood’un yolunu tutmuş.
Burada 6 ay boyunca oyunculuk dersleri almış ve Head of the Class (Sınıfın Başı) isimli komedi dizide bir rol kapmış, böylece çeşitli pembe dizilerde görünmeye başlamış, bir gün kendisini ünlü Dallas dizisinde bulmuş, o sırada oyuncu Jill Schoelen ile çıkmaya başlamış.
1988 yılında ilk önemli rolünü Dark Side of the Sun (Güneşin Karanlık Yüzü) isimli filmle almış, bu filmde ailesinin tedavi olması için Adriyatik’e götürdüğü, nadir bir cilt hastalığına yakalanan genci canlandırmış, film Yugoslavya’da çekilmiş ve Brad’a haftada 1.523 Dolar ödeniyormuş, fakat tam filmi montajlarken savaş (Bosna) başlamış ve film kaybolmuş. Yıllar sonra bulunup, yeniden gösterilmiş. Televizyon dizisi ‘Too Young to Die’ (Ölmek İçin Çok Genç) de, tacize uğramış ve cinayetten idama mahkum bir genci canlandırmış.
1991 yılında, Across the Tracks adlı filmde, suça eğilimli bir ağabeyi olan, bir lise talebesini canlandırmış, sonra Thelma ve Louise filmindeki yakışıklı, dolandırıcı rolü gelmiş. Bu filmle eleştirmenlerden çok iyi övgüler almış, basının dikkatini çekmiş, artık bir seks sembolüymüş. Daha sonra düşük bütçeli Johnny Suede isimli filmde ünlü bir rock yıldızı olma hayalleri kuran, şaşkın bir hayalperesti canlandırmış.
Daha sonra çevirdiği filmlerden bazıları Cool World(Soğuk Dünya), A River Runs Through It(İçinden Nehir Geçiyor), Kaliforniya adlı filmde bir seri katil rolü oynamış. 1994′de Interview with the Vampire (Vampirle Röportaj) filminde vampir Louis de Pointe du Lac rolünde oynamış, bu rol için saatlerce makyaj yapılmış ve parlak, yeşil lensler, vampir dişleri takmış. Sonra Legends of the Fall ve Seven (Yedi) filmleri gelmiş.
1995′ de, Bruce Willis ile rolleri paylaştığı Twelve Monkeys( 12 Maymun) filmiyle En İyi Yardımcı Oyuncu Oscar’ına aday gösterilmiş. 1997′de ile IRA teröristi rolünde oynamış, bu tür filmler için İrlanda aksanıyla konuşmayı başarıyla uygulamış. Aynı yıl, Avusturya’lı dağcı Heinrich Harrer’i canlandırdığı Seven Years in Tibet (Tibet’de Yedi Yıl) filmi gelmiş. Filmde Tibet milliyetçiliği yapıldığı için Çin hükümeti Pitt’e ömür boyu Çin’e girme yasağı koymuş.
Daha sonra Meet Joe Black (Joe Black’le Tanış) filminde bir melek rolünü canlandırmış, bu filmde insan vücuduna giren bir meleği canlandırmış, rol icabı bir milyarderin ölmek üzere olan kızına aşık olmuş, kızın babası rolünde ise Anthony Hopkins oynamış. 1999′da Fight Clup(Döğüş Klübü) gelmiş, (Chuck Palahniuk’un romanından uyarlanan bir film.) 2000 yılında Snatch adlı gangsterlerin dünyasını anlatan filmde İrlanda çingenesi bir bokseri canlandırmış.
2001-2007
29 Temmuz 2000′de kendisi gibi oyuncu olan Jennifer Aniston ile evlenmiş, soğuk savaş döneminde geçen bir casusluk filminde, Robert Redford’la birlikte Spy Game (Casusluk Oyunu) oynamış. Sonra Julia Roberts ile komedi Meksika’lı filmi gelmiş. George Clooney ile Ocean’s Eleven adlı film, derken 2004′de bir tarihi film Truvalı Helen’de oynamış. Sonra Mr.&Mrs. Smith filminde Angelina Jolie ile başrolleri paylaşmışlar ve birbirlerini öldürmek zorunda kalan iki gizli ajanı oynamışlar. Film çevrilirken o ve Angelina Jolie hakkında çok dedikodular çıkmış, her iki oyuncu da dedikoduları yalanlamışlar hatta
Angelina Jolie bu konudaki bir röportajında ” evli bir erkekle ilişki kurmam, babam annemi aldattığında bunu hiç unutmadım, affedemem, böyle bir şeyi yapsaydım ertesi gün aynaya bakamazdım, eşini aldatan bir erkeği çekici bulmam” demiş.
Yine de sonunda Brad ve Jennifer boşanmışlar ve Brad ile Angelina Jolie birlikte yaşamaya başlamışlar. 2006′da Angelina Brad’den bir çocuk dünyaya getirmiş, bebeğe Shiloh ismini koymuşlar, ayrıca ikili üç çocuğu da evlat edindiler. Shiloh İncil’de ‘barışçı biri’ anlamına geliyormuş. Evlat edindikleri çocuklardan biri Kamboçyalı, Zahara adlı Afrika’lı diğer çocuk, annesi aids hastalığından ölmüş ama Zahara aids virüsü taşımıyormuş. Çift son olarak Vietnam’lı bir çocuğu evlat edindiler.
Brad Pitt 1995 yılında Empire dergisi tarafından film tarihindeki en seksi 25 erkek arasında gösterildi. Ayrıca People dergisi onu iki kez ‘Yaşayan En Seksi’ erkek seçti. Pitt ayrıca Aids hastalığına karşı savaşta aktif olarak çalışıyor. ’Plan B’ adında kendi film şirketi de var.
Altta Brad Pitt…



ANGELINA JOLIE

ANGELINA JOLIE
4 Haziran 1975 Los Angeles’da dünyaya gelen Angelina Jolie, eski bir fotomodel, BM iyi niyet elçisi, 3 altın küre ve 1 Oscar ödülüne sahip.
Angelina Jolie’nin babası da ünlü bir sinema oyuncusu olan Jon Voight, annesi Marcheline Bertrand’ı ise kaybetmiş. Henüz 7 yaşındayken babasıyla bir filmde birlikte oynamış. Anne ve babası 1976′da boşanmışlar ve Angelina’yı annesi büyütmüş, New York’a taşınmışlar, annesi oyunculuğu bırakmış, zarzor geçiniyorlarmış, çocukken yılan ve kertenkele topluyormuş ve Uzay Yolu dizisinin kahramanı Mr. Spock’a aşıkmış. 11 yaşında tekrar Los Angeles’a dönmüşler, Angelina burada Beverley Hills lisesine yazılmış, zengin çocukları arasında çok yalnızlık çekmiş, 2. el giysiler giyiyormuş, gözlük takıyormuş, sonra oyuncu olmak istemiş ve Lee Strasberg Tiyatro Enstitüsü’ne yazılmış, 2 yıl eğitim almış, sahne oyunlarına çıkmış. Bir ara modellik yapmak istemiş ama başarısız olunca bunalıma girmiş ve kendisini kesmeye başlamış! 14 yaşına gelince iyice isyankar bir kız olup çıkmış, siyahlar giyip, dövmeler yaptırıp, saçını mora boyuyormuş, erkek arkadaşının yanına taşınmış! (Mazallah o yaşta kızım öyle bir şey yapsa, reddederim herhalde)
Neyse 2 yıl sonra arkadaşından ayrılmış, annesinin evine yakın bir yerde bir daire kiralamış, tiyatro okuluna tekrar döndüğü gibi, liseyi de bitirmiş. Modelliğe de tekrar dönmüş, müzik video klipleri çekmiş, 1993′de düşük bütçeli Siborg 2 filmiyle ilk rolünü oynamış. Sonra ‘Hackers’ filmi gelmiş. Bu filmde sonradan ilk eşi olacak Johnny Lee ile oynamış, Romeo ve Jülyet’in günümüz uyarlamısnı anlatan bir film ve başka değişik, kimi önemsiz filmlerde oynamış.
İlk çıkışını 1997′de Cornelia Wallace rolüyle yapmış, Altın Küre ödülü kazanmış ve Emmy’e aday olmuş. Film, başkan olmak için yarışırken, vurularak felç olan Alabama valisinin hayatına değiniyor. Angelina başkanın 2. eşi rolünü oynamış.
Sonra, hayatı uyuşturucu, seks ve dramla geçen, aids’ten ölen ünlü fotomodel Gia Carangi’nin hayatını anlatan filmde oynayarak eleştirmenlerden övgüler almış, Jolie film çekerken o karaktere büründüğünü de söylüyor. Biraz sinemaya ara verip, drama yazmasını öğreten kurslara katılmış, kendine gelmiş 1998′de ‘Hell’s Kitchen’ (Cehennem’in Mutfağı) filmiyle tekrar sinemaya dönmüş, bu filmde hava kontrol kulesi görevlisi birinin baştançıkartıcı eşi rolnüdeymiş, daha sonra Denzel Washington’la korku, gerilim dolu bir polisiye olan ‘Bone’ (Kemik) filminde seri katil peşindeki bir polis rolünü oynadığı film gelmiş. Film büyük hasılat yapmış ama eleştirmenler beğenmemiş. Sonra ‘Girl, Interrupted’ adlı filmde akıl hastası bir kız rolüyle Altın Küre kazanmış.
2001′de video oyun karakterinden uyarlanan Lara Croft Tomb Raider(Mezar Soyguncusu) filmiyle dünya çapında bir süperstar haline gelmiş. Film 275 milyon dolar hasılat getirmiş. Antonio Banderas ile ‘Original Sin’ (Asıl Günah) filminde hiç görmediği bir erkekle mektupla yazışarak evlenme teklifini kabul eden bir kadını oynamış. Lara Croft’un 2003′de devam filmini çekmiş. Birkaç değişik filmden sonra Mr.&Mrs. Smith filminde Brad Pitt ile oynayarak bir sürü dedikodulara yol açmış. Film büyük hasılat yapmış. Ayrıca, Büyük İskender filminde de İskender’in annesi rolünü oynamış.
Yakın bir tarihte Wall Street Journal muhabiriyken, Pakistan’da kaçırılan ve öldürülen Daniel Pearl’ün hayatını konu alan bir filmde ve Sin City 2 (Günah Şehri 2) de oynamayı planlıyor.
Angelina BM göçmen bürosundaki faaliyetleri ve yaptığı cömert bağışlarla tanınıyor. “Kamboçya’ya gidince gözüm açıldı, dünyada neler olduğunu farkettim, derinden etkilendim” demiş. Oyuncu dünyanın birçok göçmen, mülteci kampını gezmiş, Sierra leone, Tayland, Kolombiya, Kosova, Kenya, Angolo, Kongo, Sri Lanka, Sudan ve Çat’a gitmiş. Afgan’lı mülteciler için 1 milyon dolar bağışta bulunmuş. 2001′de BM onu ‘iyi niyet elçisi’ ilan etmiş. ‘Gezi Notları‘ nın satışından elde edilecek tüm geliri yine UNHCR’ye bağışlamış. Hatta hamile resmini çekmek isteyen People dergisiyle pazarlık yapmış ve onlara resim karşılığında UNHCR’ye bağışta bulunmalarını sağlamış.
İlk eşi Johnny Lee Miller, ikinci eşi Billy Bob Thornton’dan boşanmış, pekçok röportajında ‘biseksüel’ olduğunu açıklamış, hatta neredeyse Jenny Shimizu adlı kadın oyuncuyla evlenecekmiş! 2005′te Brad Pitt ile Jennifer Antison’un evlililiğinin arasına giren karakedi olarak görülmüş, dedikodular ayyuka çıkmış, Angelina Brad’le evliyken ilişki yaşamadığını söylemiş ama yine de Brad-Jennifer çifti boşanmış ve halen Brad ile birlikte yaşıyorlar. 2006′da Brad Pitt’ten Shiloh adlı kız çocuk dünyaya getirdi. Ayrıca üç evlatlığı var.Biri Etopya’lı Zahara, diğeri Kamboçya’lı Maddox, üçüncüsünü de Vietnam’lı Pax. Kızının ismi İncil’de ‘Barışçı kişi’, Pax ise Vietnam dilinde ‘gökyüzü, Cennet’ anlamına geliyormuş. Annesi aids’ten ölen Zahara ise ‘çiçek’ demekmiş. Bu üç çocuk da hep mülteci kamplarından bulmuş.
Oyuncunun Tanrı’yla pek arası yok gibi, medyada onun sadomazohizmden hoşlandığı hatta ensest, sapık ilişkiler yaşadığı gibi korkunç ve iğrenç söylentiler de dolaşmış (umarız doğru değildir) bu arada sapık ilişki söylentilerini reddetmiş. Ayrıca dövme yaptırmaya çok meraklıymış, vücudunda ünlü yazarların sözleri dahil, pekçok dövme bulunuyormuş, hatta çocuklarının coğrafik koordinatlarını da dövme olarak vücuduna yaptırmış. Birçok dövmesiniyse lazerle sildirmiş.
Magazin dergileri kendisini sıksık dünyanın en güzel kadını olarak seçmişler, Kamboçya kralı ise onu ‘hemşehri’ ilan etmiş. BM örgütüne bağlı UNA oyuncuya ‘Global Humanity Award’ (Küresel İnsanlık Ödülü) ile ödüllendirmiş. 2004 yılında ‘Premiere ‘ dergisindeki röportajda ‘babamla konuşmuyoruz, ona artık kızgın değilim ama kan bağına inanmıyorum’ diyen Angelina, 2002′de babasının soyadını yasal olarak kaldırtmış.

Angelina, Truva’lı Helen filminde…
BRUCE WILLIS

BRUCE WILLIS
Bruce Willis, 19 Mart 1955 de Almanya’da doğmuş, yani 52 yaşında, babası Amerikalı, annesi Almanmış, daha sonra ailece Amerika’ya yerleşmişler, Bruce dört çocuğun en büyüğüymüş, dışadönük bir çocukmuş ama yine de o yıllarda kekemelik gibi bir sorunu varmış. Kendisini sahnede daha rahat ifade ettiğinin farkına varmış, liseden sonra üniversiteye gitmek yerine bir çiftlikte çalışmayı tercih etmiş, bir arkadaşı ölünce işi bırakmış ve barlarda çalışmaya başlamış, harmonika da çalıyormuş, sonra oyunculuk eğitimi almaya başlamış, Kızgın Damdaki Kedi oyununda Brick rolünde oynamış, daha sonra Heaven and Earth (Cennet ve Dünya) isimli oyunda ilk profesyonel tiyatro oyunculuğuna başlamış.
Ama ilk çıkışı bir televizyon dizisi olan Moonlighting (Mavi Ay) ile olmuş, burada dedektif rolüyle büyük ün yapmış, (bildiğiniz gibi dizi Türkiye’de de gösterilmiş ve çok sevilmişti). Müziğe de büyük ilgisi olan Willis, ‘Respect Yourself’ (kendine Saygı duy) isimli bir albüm yapmış.
1990’ların başlarında Pulp Fiction(Ucuz Roman) ile kariyerini sağlamlaştırmış, 12 Maymun, Beşinci Element, Çakal, Armageddon, Komşum Bir Katil diğer beğenilen filmlerinden birkaçı…
1999’da Sixth Sense(Altıncı His) ile büyük bir başarı elde etmiş, ayrıca televizyon dizilerinde de görülmüş ve bunlardan Friends(dostlar) 2000’de ona bir Emmy ödülü kazandırmış. Willis, ayrıca Japon firması için reklam filmlerinde oynamış.
Heyecanlı, serüven filmi Die Hard (Zor Ölüm) çok beğenilince devamı çekilmiş.
Willis, 1987’de ünlü oyuncu Demi Moore ile evlenmiş ama 2000 yılında boşanmışlar. Bu evlilikten üç kızları var. İsimleri Rumer, Tallulah ve Scout. Dinlere inanmıyormuş, büyük ihtimalle ateist biri.
Bruce Amerika’nın 2003 yılındaki Irak harekatını destekleyen(!) nadir Hollywood şöhretlerinden! Ayrıca İsrail’i de destekliyormuş, 2006 yılında uyuşturucu trafiğinin son bulması için Amerika’nın Kolombiya’yı işgal etmesi gerektiğini söylemiş! ( Bunu okuyunca galiba çevirdiği filmlerden çok etkilenmiş dedim:))))
Bruce kendi film yapım şirketi de var: Cheyenne Enterprises. Hollywood Planet (Hollywood Gezegeni) adlı lokantanın da kurucularından. Ayrıca Minty Bar ve Liberty Tiyatro’sunun sahibi. Demi Moore’dan sonra tekrar evlenmemiş.
Altta ünlü oyuncunun birkaç resmi, en baştaki Mavi Ay dizisinden bir resim…
KİM NOVAK

KİM NOVAK
Gerçek ismi Marilyn Pauline Novak olan, unutulmaz yıldız, 13 Şubat 1933′de Chicago’da dünyaya geldi. Yani şu anda 74 yaşında. (hala çok güzel olduğu söyleniyor). Lisede sonra modellik yapmaya başladı, bir yandan da dişçi asistanı, satıcı gibi işlerde çalışıyordu, bir buzdolabı firması için ‘Bayan Derin dondurucu” olarak tanıtım yaptı, 1954′de bir filmde minik bir rol aldı. Colombia şirketinin artist ajanları onu farkettiler ve sahne testine tabii tuttular, stodyo şefi isyankar ve zor bir kadın olan dönemin yıldızı Rita Hayworth’un yerine yeni bir güzel arıyordu, asıl adını değiştirip Kim yaptılar, oyunculuk kurslarına gönderdiler (ki, parasını kendisi ödemek zorunda kalmıştı). Birkaç filmden sonra hayran sayısı çoğaldı.
1955′te dönemin en ünlü erkek oyuncularından William Holden ile unutulmaz Piknik filminde oynayınca, artık meşhur olmuştu, Frank Sinatra ile iki film çevirdi: Altın Kollu Adam ve Pal Joey. İkinci filmde Rita Hayworth da vardı, film icabı iki kadının aşkı arasında kalan Sinatra, daha genç ve güzel olan Kim Novak’ı tercih ediyordu.
1958′de Alfred Hitchcok’un Yükseklik Korkusu’nda aynı anda iki ayrı kadın rolününün (Madeleine ve Judy) başarıyla üstesinden geldi ve bu film ününe ün kattı.
Daha sonraki filmleri o kadar önemli olmadılar. Tifanny’de Kahvaltı filmi için teklifiyse reddettmişti. Piknik filminde ağlaması gereken bir sahnede, “ancak canım yanarsa ağlayabilirim” diyerek, yönetmenden kendisini çimdiklemesini istemiştir. 1991′den sonra beyaz perdede gözükmedi. Ayrıca Şahin Tepesi adlı pembe dizi dahil, pekçok tv film ve dizisinde de oynamıştır.
1995′de Empire dergisi onu En Seksi 100 Yıldız arasına aldı, iki kez evlendi. Halen ikinci eşi veteriner hekim Robert Malloy’la evli. Evi bir yangınla yıkıldı. Pekçok film senaryosu ve bitiremediği özgeçmişinin taslağı yangında yok oldu.
Altta güzel yıldızın resimleri…

Alttaki resmi çocukluğumda Hayat Mecmua’sında görmüştüm, Kim Novak’ın şahane evini gösteriyordu, aynı evin Okyanus manzaralı muhteşem bir de banyosu vardı..






bir yorum yazın